Yedi iklim boyunca Himalaya’lardan Dalai Lama’ya koştum. Asya steplerinde, manastır kapılarında sabahladım. En egzotik yamaçlardan en kesif kayalıklara tutundum. Güneşin bronz tenini uçurum başlarında karşıladım. Işığın kavgacı anlarına ibadet sarkacı ile ebruli ibrişimler serpen dua erlerini buldum. Ve sordum: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Muşka diyalektiğine tutundum. Arya, Çin, Japon ve Hint geleneklerinde dolaştım. Nirvana’ya ulaşmak üzere Samsara’dan uzaklaştım. Geçici ve kötü olandan, erdem ve mutluluk sunan yüce ruha, ‘Veda’, ‘Buda’, ‘Rama’ ve ‘Futuşi Şi’ ruhuna yürüdüm. Ve dedim ki: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Atina’nın tanrılar panteonuna uğradım. Montparnesse tepesinin zirvesine çıktım. Zeus’a ve dokuz kızına sordum: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Az ileride zincirlere vurulmuş, ciğeri akbabalara yem yapılmış bir adam gördüm. Elçilerin izinden bir avuç alan ve tanrılardan ateş çalan cesur Promethe’ydi bu. Çıktım Kafkas dağlarına ve yaklaştım kanlı bedenine, eğildim kulağına: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Yorulmadım ve dolaştım düşleri etrafında insanın. Eflatun’un ütopyasına yani ‘Devlet’e misafir oldum. Farabi’nin ‘Medinetü-l Fazıla’sında konakladım. Thomas Moore ve Saint Augustinus’un ‘Tanrı’nın Şehri’ adlı kurgularına, Jean Isoulet’nin ‘Saint Sitesi’ne uğradım. Buralarda hüznü, gamı, kederi, yalnızlığı, yabancılaşmayı ve ötelere ulaşma arzusunu kokladım. Ve sordum bu ütopik şehirlerin kutsal sakinlerine: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Babil’in Zigguratlarına, Mısır’ın Piramitlerine, İbrahim’in Kabe’sine uğruyorum; Moskova’nın Leningrad Meydanına, Fransa’nın Şanzelize Bulvarına, Ganj Nehrine, Tac Mahal’e, Nil ve Tuna boylarına, Fırat ve Dicle kıyısına varıyorum. Eteklerine bin yılların çilesini nakşeden derin çöllere, uçsuz vahalara iniyorum; medeniyetler harmanlayan Anadolu bozkırlarına, kültürler kavşağı Mezopotamya’ya yürüyorum. Babil’in Ur şehri kaçaklarını, Hacer ve küçük İsmail’i buluyorum susuzluğu tavaf ederken hasatsız bir vadide. Kanmaya fırsat bulamadan zemzem’in serinliğine gözlerimde çöl fırtınaları ıslanıyor, dudaklarımda tepecikler birikiyor. Ve soruyorum siyahi harflerle: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

‘Anlatılan senin hikayendir’ diyen Alman’a, ‘Cemaatimi değiştirdim ama safımı değiştirmedim’ diyen Fransız’a, ‘Bütün sevgimi halkıma veriyorum ve geriye, despot Yugoslav yönetimine hiçbir şey bırakmıyorum’ diyen Bilge Kral’a ve ‘Mum söndüğünde ışığı nereye gider’ diyen İran’ın yaramaz delikanlısına soruyorum: ‘Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?

 

Shakspeare’ın ölümsüz aşıkları Romeo ve Juliet’in kalbine dönüyorum; doğunun mahzun hikayesi Leyla ile Mecnun’un çölüne iniyorum. Anadolu’da sema ayinlerine katılarak çizilen kozmik dairelerden adres soruyorum. Şemsin yolunu gözlüyorum, Bedrettin’in endamını; Celaleddin’in hasretini örüyorum, İbrahim Ethem’in kaçışını.

 

Söz ustası Demosthenes’e; gücün sembolü Herkül’e, Rüstem’e, Roma’lı asi savaşçı Spartaküs’e; Kabe’nin duvarlarında Muallaka-i Seb’a’ya, Mekke’nin panayırlarına soruyorum. Resulün yatağında ölüm uykusuna duran cesur Ali’ye, mağara’da nefesini tutarak endişe devşiren Bekir’in babası, ‘sıddık’ adama soruyorum: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”

 

Kuzeyin bolluk yıllarına, güneyin kıtlık yıllarına yöneliyorum. Dijital insan pazarlarından modern kuyu mimarlarına; piramit cellatlarından zindan desinatörlerine varıyorum. Çağdaş astrologlara, şarap sıkan ve başında ekmek taşıyan Mısır’lı mahkumlara dönüyorum. Mısır sosyetesinden, güzellik salonlarından, manikürcü-pedikürcü modern Züleyha’lardan Yusuf’un yırtık gömleğini istiyorum.

 

Ve Filistin’e uğruyorum; Gazze Şeridi’ne, Beyt Hanun’a, Yusuf’un evine. Boyutlara boyut katan zamana inat bir baba görüyorum. Elinde kanlı bir gömlek ile karanlık kuyularda aydınlık tüneller biriktiren ‘Varı yoku bildiğine doğru bir adam’. Durmadan soruyorum: “Ben Yakup’un gönderdiği ulakım, Yusuf’u gören var mı?”