Değişimin yasalarına omurga teşkil eden iki tespit ile başlayalım.

1--“Değişim ya da açılım isteği bir toplumun nefsinde konumlanmış samimiyet katsayısından bağımsız değildir.”

Bir başka ifade ile, “Bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah onların nefsinde olanı değiştirmez.” (Rad/11)

2--“Kamusal nefsin tahammül sınırları siyasal yönetimin rengi ile özdeştir.”

Bir başka ifade ile, “Her ne halde bulunursanız öylece idare olunursunuz” diyor peygamber.

Müslüman düşünce geleneğinin tarih içinde ortodoks bir yorumla düşünce dünyamıza hediye ettiği ‘ictihad kapısının kapatılması’, Fas’tan Maveraünnehre, Buhara’dan Hint alt kıtasına kadar bilişsel alanla ilgili statik bir süreç başlatmıştı.

Bu süreç salt bir zaman dilimi olarak kalmadı. Aksine, bilinçaltlarında var olan ‘zihinsel tecrübe ile yetinme’ ve ‘gelecekteki sıkıntıları da bu müktesebat ile karşılama’ ataletini de geliştirdi.

Üçüncü halin imkansızlığı sadedindeki bu mitik yanılgı, yöneticiler indinde erkin kutsandığı siyasa yapımını, halk indinde ise dünya nimetlerini devşirme tek boyutluluğunu getirdi.

Bu şekildeki bir devlet örgütlenmesi içinde din, siyasetin vesayetinde, ikincil ve püriten bir sıfatla hayatta yer buldu.

Dine, entelektüel bir yoğunluk ve çağın bilim dilini yakalama yerine, siyasal egemenlerin yarınlarını muhkemleştirici, heterodoks çıkışları entegre edici, avamı basit dinsel sembollerle aktif siyasetin dışında tutucu bir misyon yükletildi.

Din-siyaset ilişkilerindeki bu problem tebanın hayata bakışını, olayları yorumlayışını, durumdan vazife çıkarmasını, kısacası yepyeni bir aklı inşa etti.

Bu akıl her şeyden önce laik bir akıl idi. Bu akıl dinsel sorumluluk ve tecrübelerini, kurumsal anlamda asla vücut bulmayan ama pratikte batılı ruhbanlığa benzeyen dinsel otoritelere bıraktı.

Dinin, hayatın içinde ve herkesle ilgili dinamik, zihinsel tarafları felç edildi. Tek kelime ile din meslek haline getirilerek, Weberyen teorilere (Protestan yorumun ahlak-kapitalizm ilişkisine) deliller hazırlandı.

Tüm bunlardan sonra, sosyolojik bir davranış olarak adı konulmamış ‘üstün toplum’ miti ile beraber yol alınmaya başlandı.

Bir defa, siyasal anlamda yenilmezlik saplantısı tereddütsüz bir gerçek olarak yer etmişti dimağlarda.

İkincisi, ilmin kapısı da kilidi de kalesi de bizde olduğundan kimselere ihtiyacımız yoktu. 13.yüzyılda haçlı seferleri esnasında gelen Avrupalıların gelişmişlik düzeyimizi görüp şaşırmaları da bunun delili değil miydi?

Onun için herkes işine bakmalıydı. Zira devletlu her bir işi bihakkın ifa etmekte idi.

Ama kazın ayağının hiçte öyle olmadığını 14. yüzyıl ve sonrasında gelişen bazı olaylar haber vermeye başlamıştı. Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz yerine yeni ticaret yolları, sömürgelerden getirilen madenlerin yarattığı iktisadi canlılık ve sermayenin temerküz ettiği yeni ticaret merkezleri batıda toplumsal manzaranın değiştiğini haber veriyordu.

Yine monarklarla egemenlik kapışmasına giren burjuvazinin siyasal söylemi ve 17. yüzyıl aydınlanmasının tetiklediği 18.yüzyıl sanayi devriminin beraberinde getirdiği işçi sınıfı da sosyo-ekonomik dengeleri derinden sarsıyordu.

Batı bu düşünsel süreci kilise gibi son derece güçlü ve belirleyici bir aktörü karşısına alarak aşma mücadelesi verirken; bizde hala Doğu Roma tarzı kayseropapizm yani ‘devlet dini’ yaklaşımı egemen idi.

Roma siyasal kültüründen aşırılan ‘halife zıllullah/halife Allah’ın gölgesi’, ya da ‘seyfullah/Allah’ın kılıcı’ gibi imgeler etrafında kemikleşen ve siyasal bir kült haline gelen bu aşırı yüceltmeci anlayış, alternatif düşünceyi, muhalif yaklaşımları, dünyayı takip etmeyi, gelişmeleri doğru yorumlamayı, aklın kılavuzluğunu geri planda tuttu.

İçe kapanmacı ve kendini müstağni gören bu damar dalga dalga her alanda statik zeminler yarattı.

‘Aklı sınırlayan bir eylem olarak Baybars gibiler fetvayı ve fıkhi mezhepleri dört ile sınırlandırmak istediler.

Bazıları da hukukta monolitik sonuçlar almak üzere Hanefi ve Şafii ekollerini birleştirme gayretine düştüler.

5. yüzyıldan itibaren mutlak müctehidin gelmediğine ve ictihad kapısının kapatıldığına hükmedildi.

Aklı önemseyen ve önceleyen mutezile gibi akımlar saray mollalarınca verilen fetvalarla gayri meşru ve zararlı ilan edilerek bitirilmek istendi.

Onlar adam ise biz de adamız’ diyerek ‘özgürlükçü eleştirel aklı’ atalar aklının zindanından kurtarmaya çalışan Ebu Hanife örneklikleri hapsedilerek susturulmak istendi.

Tarih boyunca yaşanan bu gelişmelerin tek boyutlu tikel olaylar olduğunu düşünmek yerine iç içe geçmiş mütemmim sosyolojik vakalar ve sonuçlar olduğunu belirtmek gerekir.

Yaşanan ataletin ve ulaşılan zillet halinin sorumlusu kendilerine düşen payları ile teba ve devletlu yani yöneten ve yönetilenlerdir.

Bugün; kutsal kurumlar ve kuramlar anaforu içinde kendisini eleştiriye kapatan idarenin, sivilleşemeyen yargının, çoğulculuğu beceremeyen toplum siyaset ilişkilerinin zihinsel arka planındaki tencere-kapak metaforu yaşanan dirençlerin kaynağıdır.

Devletin toplumu, toplumun da devleti tanımlama tarzında yatan siyasal şike, sivil toplum kurumlarının kurulmasını, doğal seyrinde gelişmesini ve var oluş amacına uygun tepkiler üretmesini engelleyen kadim etkendir.

Devletin bazı kurumları ile dini boğması bazıları ile de dinden geçinmesi; toplumun dinsel ritüellerin bazısı ile yatıp kalkarken bazısını da görmezden gelmesi, devlet ve toplumun hakikat karşısındaki samimiyetlerini ele veren delillerdir.

İlköğretimde, ortaöğretimde ve üniversitelerde yaşanan başarısızlıkları, eleştirel bakışın ve analitik okumaların devletlu tarafından yasaklanmasından ve teba tarafından da bu yasağa tereddütsüz itaat edilmesinden bağımsız okursak anlayamayız.

İşbirlikçi muhalefet ve sarı sendikacılık vakalarını sultan gölgesinde temayüz etmiş ekonomi politikten ayrı okursak doğru anlayamayız.

Hz. Ali’nin dediği gibi: ‘Zulmün gerçekleşmesi için zalim kadar mazluma da ihtiyaç vardır’.

Türkiye gerçekliğinde yaşanan etnik, dini, ahlaki, bürokratik, militer, yargısal ve politik sorunları tek başına devlet kaynaklı okumak doğru ama eksik bir okumadır.

Sıkıntıları ceberrut devlet ile beraber mazlum rolüne ziyadesiyle alışık ve aşık toplum modeliyle birlikte anlamak lazım.

M. Sait Hatipoğlu hocanın dediği gibi önümüzde didik didik edilerek sapı samanından ayrıştırılması gereken kocaman bir külliyat var.

İslam dünyası siyasetten sanata, ilimden kültüre, ekonomiden sosyal hayata bir bütün olarak ‘uyutan iktidar ve uyuyan halk’ aforizmasından beraat ederek çağın aklını ve kavramlarını kendi sabiteleri ile buluşturmak suretiyle yeniden düzenlemelidir.

‘Aşağılanan halk’ veya ‘kaba sistem muhalifliği’ naifliklerinde saklı ucuz tespitlerden sakınarak ‘sorunun kaynağı’na dair sağlıklı yaklaşımlar ile siyasal kompozisyona ait yerel ve küresel girdiler birlikte ve bütün olarak okunmalıdır.

Uyutan iktidar ve uyuyan halk modellerinde içkin tencere-kapak dualizminin bir kader şeklindeki algısal halleri, özgür düşünme, örgütlenme, eleştiri ve gelişim modelleri ile aşılmalıdır.

Değişimin ve dönüşümün yani olumsuz, faydasız ve istenmeyen bir halden olumlu, faydalı ve istenen bir hale geçişin anahtar kelimesi ‘özümüzdekini değiştirme iradesi’dir.

Hakikat paydasında anlamlı bir menzile ulaşmak istiyorsak nefsimizdekini, gündelik hayattaki aklı, toplumsal hareketlerdeki muharrik cevheri ve yönetenlerin duruşunu doğru tanımlamalıyız.

                                                                                                                                                                                                                           Ekim / 2009