Ölümünün 91. yılında andığımız yüzyılın müstesna münevverlerinden biri olan Cemil Meriç, kendisini ‘fikir işçisi’ olarak takdim ederdi.
39 yaşında gömüldüğü karanlık dünyanın ıssız koridorlarında, fikir deklanşörüne dokunarak çektiği cemiyet resminin altına, “taşları bağlamışlar, köpekleri salıvermişler” notunu düşüyordu.
Bu ifade, toplumsal gerçekliğimizin düşünce boyutunun genel döngüdeki temel problemlerini tespit etmekte; olması gerekenlerin kahreden yokluğunu, olmaması gerekenlerin ise fonksiyonel yoğunluğunu haber vermektedir.
Bu ifade de zihinsel amuda kaldırılmışlığın, bağlam savrulmuşluğunun, diyalektik isabetsizliğin, tecessüs ve tetebbu mahrumiyetinin, idrak ve vicdan mahkumiyetinin, teori-eylem çelişkisinin bütün yakıcılığı var.
Bu cümleden alarak; onurlu pratikleri istisna tutarsak, yaşamın pek çok alanında “bağlanmış taşlar-salıverilmiş köpekler” dilemması tespit edilebilir.
Örneğin; siyaseti, arkeolojinin konusu olması gereken müsvedde siyasetçiler yapıyor. Meslek fetişizmi ve aşiret dinamikleri ile yakalanan indirgemeci bir siyasal retorik üzerinden arkaik ritüeller üretiliyor. Siyasal dilin modern ve kuşatıcı söylemi geleneğin sığ ve aşılmaz anaforlarında tüketiliyor. İlke, tavır, vizyon, pozitif siyasal davranış, kuşatıcı eylem ve söylemden eser yok.
Din adına, dinle bilişsel ve kognitif kontaklar kuramamış müsvedde hocalar konuşuyor. Samimiyet, derinlik, kavrayış ve özdeşleşmeden eser yok. Asrın idrakine hakikati söyletmek, ezmanın tağyirini ahkamın tağyiri ile buluşturabilmek; anlaşılır ve özgün bir dil ile kurulmuş makul düşünsel etüdlerden eser yok.
Ticareti esnaflık ahlakından yoksun, ahilik kültüründen habersiz, devleti sağılacak inek, insanı potansiyel tüketim makinesi gören ve göz bebekleri dolar simgesi ile şaşılaşan müsveddeler yapıyor. Çağın mabudu ve mabedi iktisat orijinli. Paylaşım, dayanışma, koruma, kollama ve güvenden eser yok.
Kültür ve sanat müsveddelerine gelince; okumayan, düşünmeyen, eleştirmeyen, üretmeyen; kaba taklitçi, ideoloji mahkumu ve marjinal müfredatlarda mutluluk yolları kollayan, Paris’i resimlerde yoklayan, kütüphane yerine cafe müdavimliğinde karar kılmış sanatkarlarımız var. Özgünlükten, doyuruculuktan, ufuk sunmadan, yaşanılanı yorumlamaktan eser yok.
Dördüncü kuvvet medya, Musa’yı yenmek üzere tutulan Firavun’un sihirbazlarına benziyor. Sanal silüetler ve modern illüzyon oyunları ile bilinçler iğdişleniyor, koca bir manipülasyon dayatılıyor. Habercilik ahlakından, bilgilendirme estetiğinden, ‘güzel söz söyleme’ geleneğinden eser yok.
Eğitim ve öğretim uzatılmış lise mezunlarına emanet. Öğrenmek ve öğretmek meta biriktirmenin basit araçlarına dönüştürülmüş. Hayatı bilgiyle karşılama erdemi müzayede mevzuu olmuş. Pedagojiden, formasyondan, sıcak bilgilenmeden, adam yetiştirmekten, birey ve toplum modelleri önermekten, ‘fikri hür, vicdanı hür’ nesil tiplemelerinden, alan içi organizasyonlardan eser yok.
Yarınların taşıyıcı ve üretici gücü gençler cep telefonu melodilerinde, parfüm markalarında, imaj labirentlerinde kaybolmuş. Jöleli saçlar, düşük belli pantolonlar, Anglo- sakson saç modelleri, metroseksüel karakterler sadece umutsuzluk/bunalım yeşertiyor. Tarihe uzanma, yaşanılanı okuma, geleceğe yekinme, endişe semirme, sorumluluk devşirme ve akil davranışlardan eser yok.
Polikliniğe yavaş adımlarla, muayenehanesine koşar adımlarla giden ve ‘beyaz gömleklerinden uykular dökülen’ doktorlara emanetiz. Sağlık sektörü çetelerden geçilmiyor. bütün olarak insanın önemsenmediği bir zamanda sağlık eksenli hassasiyetler pek sofistike durmuyor. Lokman Hekim felsefesinden, Hipokrat paradigmasından eser yok.
Hakim ve savcılar vicdan-cüzdan çelişkisi yaşamaktalar. Kuvvetler ayrılığı prensibi ayağa düştü; Montesquieu ve Locke kabirlerinde ıstırap içindeler. Doğal hukuktan, evrensel haklardan, Solon Yasalarından, hukukun üstünlüğünden, kanun karşısında eşitlikten eser yok.
Üniversiteler, resmi siyasal tipolojiler için kalıp siparişleri alan atölyeler gibi çalışıyor. Fakülteler küçük sanayi sitelerini, öğrenciler overlokçu kızları andırıyor. İlk 500’e girememiş olmak, YÖK mahreçli hiçbir cümlede endişe konusu edilmiyor. Bilimsel çalışmalardan, zihinsel egzersizlerden, hakikati tahkikten eser yok.
Durumla ilgili son sözü Necip Fazıl’a bırakalım:
Durum diye bir laf var, buyurun size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum.
19 Temmuz 2008
