Edebiyat ve şiir dünyasına dair ilgimin sökün ettiği yerlere bakılırsa ‘Risaleler’ adlı koca bir duygu pınarı görülür.

 

Bu buz gibi pınarın başında ise ‘dizinde keklik uyutan şair’ Erdem BAYAZIT (1939-2008) bulunur.

 

Onu ilk defa 1989 yılında tanıdım.

 

Necip Fazıl’dan, Sezai KARAKOÇ’tan bir nefes gibi dökülüyordu dizeleri üniversiteli ve bıyıkları henüz terlemiş acemi yıllarımın loş ışıklı odalarına.

 

Bir başka şey bulmuştum satırlarında: hem şiir, hem nesir; hem duygu hem düşünce; hem delikanlı hem filozof; tok bir ses, dolu dolu cümleler. Sakin bir deniz, gürül gürül akan bir çağlayan, güven yüklü mısralar. Kısacası mütevazi bir yiğit adam konuşuyordu.

 

Şiire olan tutkum/ilgim bazen ‘isyanın kapkara sularında’ bazen de ‘teslimiyetin aydınlık yüzünde yüzen’ bu mavera şairi ile pekişti.

 

Fesahatin ve belağatin narin ve vurucu misallerine vuslat onunla nasip oldu.

 

Zarif adam Cahit ZARİFOĞLU’nun cenaze törenindeki (1987) göz yaşlarını anlatmıştı sonradan arkadaşlarım. Ne zaman ‘Sebeb Ey’ desem, boğazıma düğümlenir söz ustasının hıçkırıkları, çenesinden dökülen veda damlacıkları.

 

Güzel insanlar atlarına binip gittiler’ diyordu Nazım HİKMET…

 

Bir diğer güzel adam M. Akif İNAN hakka yürüdüğünde, ‘yüreğimizden tank gibi geçen cümleler’ kurarak şair kadirşinaslığını öğretmişti bize ‘harflere harp düzeni aldıran adam’.

 

Alaaddin ÖZDENÖREN’in vefatında ise Maraş ekolünün derin ve namus yüklü edebiyat çehresini ve çevresini öğretmişti.

 

1968 yılında yazdığı ‘Önden Gidenler İçin’ adlı şiiri aslında tüm gönül dostları için düşülmüş ayrılık şerhi idi.

 

Şimdi ayrılık zamanı. Her nefis ölümü tadacaktır. Şairler de nefis sahibi olarak önce nefsin ölümünü yazarlar, ardından ölerek ‘kavisi tamamlarlar’.

 

‘Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm’ derken Bayazıt, M. Akif ERSOY çizgisinde rasyonalite ve rölativiteden farklı bir hakikat tanımı yaparak düşünceyi sözle karan enfes örneklerden birini sunuyordu ‘beton duvarlar arasında çiçek gibi açan imanın güneş yüzlü çocuklarına’.

 

Mavera dergisinin yılmaz savaşçısı, ‘Çün defterler açılıp hesaplar soruldukta / yetimin hakkı soruldukta, yoksulun hakkı soruldukta / milletim omuz omuza verip kıyama duruldukta / Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini / Sabırla söküyorum bu tarih gecesini’ diyerek bilinç, adalet ve eylem sarmalında bir estetik geliştiriyordu.

 

Şiirlerinde tarih, yaratıcı, evren, doğal döngü, toplumsal seleksiyon, savaş ve aşk gibi konuları işleyerek var olan sosyal düzensizliğin ilahi yönelişle çözülebileceğine vurgu yapmıştı.

 

‘Telgrafın tellerini kurşunlamalı’ derken tutulduğumuz kültürel şizofreniden kurtulmanın yollarını ve muhalefet bilincini veriyordu;

 

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim…’ derken popüler kültürün arabesk modasından post modern versiyonuna tüm tuzakları ihbar ediyordu;

 

‘Nice akşamlar bilirim ki / Karanlığını / Bir millet hastanesinde / Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda / Başını kalorifer borularına gömmüş / Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden / Haber sormaya korkan / Genç kızların yüreğinden almıştır’ derken, Anadolu mahcubiyetini; modernite ile karşılaşmamızda kızaran yanaklarımızı, terleyen avuçlarımızı, ısırdığımız dudaklarımızı işliyordu;

 

Müslüman yürekler bilirim daha / kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet’ deyişinde, yitirilen denge, vasat ve itidal üzerinden sözlerinde durmuş erkek adamlar portresini yakalamaya çalışıyordu;

 

Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır / Her kırışığı sorulacak bir hesabı / Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır’ dizelerinde ise insan, mücadele, toplumsal hafıza, derin bilinç ve keskin şuur kareleri yakalar.

 

1979 yılında kaleme aldığı ‘Savaş Risalesi’, asr-ı saadeti, sevgiliyi ve yarenlerini hikayeci/efsaneci tarih anlayışından bağımsız en aktüel ve en aksiyoner tarzda günümüze taşımıştı.

 

Ahmet KABAKLI onun şiiri için şunları söylemişti: ‘Bir genç adam için şehrin ıstırabını, bozulmuş törenin, inançsızlığın, faziletsizliğin tepkilerini, alışılmış düzenden yılgınlığı ve isyanı ve İslam’da kurtuluşun güzelliğini, maddeden kaçışı, şehirden köye kasabaya kaçışı ısrarla anlatan şiirler…’

 

Kendi sesinden şu cümleler ise fizik ötesine uzanmış mutmain bir kalbin cümleleri olabilir ancak: ‘Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar / Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar / Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın / Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın’.

 

‘Yememiştir hiç kimse / Elinin emeğinden daha hayırlısını’ tümcesini şiirine sertac ederek kurduğu şiir çatısı ile dönemin sosyalizm-kapitalizm çatışmasında İslam adlı yeni bir kulvar açan Bayazıt;

 

Onulmaz Hint ağrısına, çekilmez Çin sancısına / İsyanın Macarcasına, ezilmenin Çekoslovakcasına / Yanmanın Polonyacasına direnmenin Vietnamcasına / Gerillanın Arapçasına / Yetişecek elbet benim müjdeci sesim’ çıkışı ile emperyalizme karşı toplu isyan, topyekun direniş meşalesini yakar.

 

Ve bu meşaleyi şu umut yüklü sözlerle çerçeveler: ‘Gün olur toprak uyanır, uyanır böcekler / sarı bozkır titrer çıplak dağlar yeşerir / Gök yıkanır kirli dumanlardan / Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler / Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından’.

 

Ve ‘Şehrin Ölümü’ adlı şiiriyle zamana şehadet makamında bir ‘Veda Çizgisi’ çekerek, modern kuşatmaların yarattığı tahribat katsayısının boyutlarını, ‘aşka veda, inanca veda, toprağa veda, insana veda’ şeklinde birer birer sıralar.

 

Modern hayata direnen devrimci melalin (Mengüşoğlu) beton duvarlar arasında açan çiçeğidir Bayazıt. Birazdan doğacak gün üzerinden direniş çağrıları yapan bir güneş çağı savaşçısı, bir soylu isyan soluğudur Bayazıt.

 

Sabır, savaş, zafer: Adım Müslüman’ şeklindeki ateş gibi mısralarını kentli kompradorların, kargaların ve sırtlanların zalim düzenlerine bir çomak gibi sokarken ya da Pakdil’in deyişiyle ‘namluya sürerken’, Elbette kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini’ dizeleri ile de zulme karşı duruşun, mücadele bilincinin ilmiklerini örer.

 

Rahatsız etmeye çalışan endişe sahibi bir Müslüman şairdir o. Bir aydınlık denizin sonsuz serinliğinde yüzen bu sakin savaşçı, ‘Yüzleri Mekke ülkesi, gözleri Medine çeşmesi’ dediği mekan ve düşünce kök paradigması ile peygamber sözlerinden kurtuluş duaları devşirir.

 

Nuri PAKDİL’in Maraş’lı öğrencilerinden şimdi bir Rasim ÖZDENÖREN kaldı.

 

Yaşayan denemecilerin kanımca en soylusu olan Rasim Bey’e de bu vesileyle uzun ömürler dileyerek; hakka yürüyüşünün 5. yıldönümünde Şair Erdem BAYAZIT’ı, ‘Ölüme Saygı’ adlı şiirini hatırlayarak/hatırlatarak, rahmetle anıyorum.

17 Temmuz 2013