‘Ol’ denildi ve suda mündemiç potansiyel, kuvveden fiile geçerek uzun zamanlar sonra ‘insan’ suretinde varlığa dönüştü.

Sebeplerin sebebi, el illetu’l ula olan ilk sebep, Habil ve Kabil suretinde yaydı bizleri arzın koynuna, bakir ve münbit sahalara. Aynı gözelerden kana kana içerek, aynı ovalarda bayırlarda koşarak büyüdük birlikte.

Güneşin doğuşunu birlikte izledik. Nazlı nazlı uzayan gölgeleri, üşüten seher serinliklerini, kavuran öğle sıcaklarını, olgunlaştıran ikindi duraklarını, soluğun özeti akşamları ve bitişin kızıl yükseltilerini birlikte izledik.

Birlikte dokunduk eşyaya can veren özün hareketine. Can bulduk dağların zirvesinde, kar üstüne kar yağan doruklarda, bembeyaz çağlayan köpüklerinde; canlar bulduk en derinlerde, en tenhalarda.

Örümceği ağ kurarken, tırtılı koza örerken birlikte izledik.

Aynı sıkıntıları, aynı kaderleri yaşadık. Benzer sorularımız, sorunlarımız ve sorumluluklarımız oldu.

Rahmet yağdı sağanak sağanak, birlikte izledik. Zemheride üşüdü ellerimiz; gezegeni hohlayan yüreklerimizle, göğsümüzdeki kocaman güneşlerle sokulduk birbirimize.

Geniş aile diyorlardı bizimkilere o zaman ötekiler. Birlikte komşu olmuştuk; bir pencereden ötekine bulgur, kesme şeker, gaz yağı, patiskadan kumaşlar göndermiş, komşuyu nerdeyse varis bellemiştik.

Film şeridi gibi geçerken zaman, bir halden bir hale insanlık haritasında dolanıyorduk birlikte.

Salgınlarda yenik ekinler gibi çiğnendik. Birlikte ekonomik krizler, petrol kavgaları, açlık, sefalet, kuraklık ve ölümler yaşadık. İşsizlik üzerine çözümlemeler yaptık; sıkıntılar, yokluk ve yoksunluk üzerine kitaplar aldık, kitaplar sattık, makaleler yazdık.

Sabahları darbe haberleri ile oğuşturduk gözlerimizi. Pilli radyolarımızın kısa dalgaya ayarlı skalası hep siyasal renkler üzerinden yayın yapıyordu.

Duvarlarında çizikler ve peykelerden isyan alfabesi yaratmış zindan karanlıklarında şafak türküleri söyledik birlikte.

Çınar ağaçlarına yaslanıp ceviz ağaçlarına nazireler yaptık, imalı şiirler yazdık, karikatürler çizdik. Kuzey güney demedik, birlikte kavisler tamamladık. Doğudan batıya romanlar okuduk; enlem ve boylamın kesiştiği müstesna mekanlara ait masallar, hikayeler dinledik.

Sürgünde bir çift göz oldu her bakış, her anlama faaliyeti, her okuma eylemi. Sürgün adamlarımız oldu ıssız çöllerde, yalnız adalarda, karlı kayın ormanlarında, başkentler başkentinde.

Sinemalarımız oldu, birlikte alkış tufanlarına erdik. Tiyatrolarımızda kafa tuttuk sürgit yanlışlara, birikmiş budalalıklara. Sahnelerde adamlar, sazlar, sözler, sınırlar aşan şarkılar, marşlar söyledik birlikte.

Politik söylemler, siyasal sistemler tanıdık birlikte. Hükümet programları, kalkınma hedefleri, kararlar, reformlar, revizyonlar dinledik. Ellerimizde seçim zarfları kuyruklarda birlikte uzadık. Sandıklar, listeler, boy boy adaylar, kategori dışı vaatler izledik birlikte.

Otoriter rejimlerin ve totaliter düzenlerin saatleri ayarladığı enstitülerde birlikte itaat ve isyan konulu dersler aldık. Soğuk ve sıcak savaş haberleri izledik birlikte. Truman doktrininden Glasnost ve Perestroyka’ya psikolojik harp, casus filmleri, nükleer stratejiler, uzay yarışları, siber hamleler sonra…

Berlin Ablukası’ndan Süveyş Krizine, Prag Baharı’ndan Vietnam Savaşı’na krizler izledik; jeopolitik, jeostratejik nasihatler dinledik. Terör günceleri ile yoğunlaştırılmış satırları, buz kesmiş paragrafları yokladık. Güvenlik koordinatlarının ezberletildiği tekerlemeler ile çiçekler kokladık, hayvanlar okşadık.

İşgal edilmiş hayatların ve hayallerin sığındığı mavi limanların kimsiz ve kimsesiz çocukları olduk birlikte. Zorunlu iskan, entegrasyon, tedib ve tenkil üzerine siyah beyaz rüyalar gördük.

Mülteci arkadaşlarımız, muhacir dostlarımız, göçmen komşularımız oldu. Göçmen kimliği, göçmen zihni, göçmen habitatı, göç kotaları ve göç rejimi üzerine literatürler geliştirdik.

Bir savaştan öbürüne, bir doğal afetten ötekine somun ekmekler ve kalın battaniyelerle koştuk durduk. Birileri evsiz barksız, perişan halde ortada kalırken, birileri de afet sorunsalına dair din ve bilim çatışmaları üzerinden görünür olmaya çalışıyordu.

Birlikte, ‘medya, kapitalizmin zihin yönlendirme aracıdır’ dediğimiz günlerden medyatik olmanın ve sosyal medya ile bütünleşmesinin dayanılmaz hafifliğine, yüzeyselliğine, sentetikliğine eriştik. Emek üzerinden kimlik dediğimiz günlerden ‘e-’ dediğimiz sanal zamanlara, paylaşımlara erdik.

Camları buğulu Anadolu kahvelerindeki sahici ve derinlikli toplum ve hayat değerlendirmelerinden, bürokrasinin itici, samimiyetsiz ve her daim hesapçı ulumalarına eriştik birlikte.

İhanet tandanslı afişler, ihanet anonslu dövizler, ihanet kurgulu vizyondakiler ve ihanet renkli vitrinler izledik birlikte.

Ahlak, usul, edep, iffet gibi değerlerin gündelik hayat parantezinde metalaştırılarak nasıl da anlam kaybına uğratıldığını, pragmatizm burgaçlarına tutulup buharlaştığını ve modern gündelik gramerin önlenemez yükselişini izledik.

Mücadele, paylaşım, yoldaşlık, kardeşlik gibi berceste kavramların menfaat masalarında nasıl meze olduğunu; yetim hakkı, kul hakkı ve insan hakkı gibi değerlerin anamalcı avurtlarda nasıl da boşluk alan bir dolgu malzemesine dönüştüğünü birlikte izledik.

Kanaat yüklü bilge cümleler, toplum merkezli yüce örnekler, inanç ve adanmışlık yüklübüyük anlatılar, tüketim, müteaahitlik, kariyerizm, işkoliklik, görünürlük, bencillik ve tekasür çılgınlığına nasıl evrildi birlikte izledik.

Altın sarısı rızık yüklü başakların gri beton yığınlar ile değiş tokuşundaki dramatik sahneleri, şehir yerine şehirciliği, medeniyet yerine medeniyetçiliği birlikte izledik.

Mamon şubelerinin ve Karun temsilcilerinin iktisat ilminin arz, talep, ihtiyaç, tasarruf, gider gibi kavramlar üzerinden toprağı ve suyu, güneşi ve havayı, yerin altını ve üstünü nasıl da mezbelelik yaptığını birlikte izledik.

Hak, hukuk, adalet, eşitlik kavgalarında büyüyen kelimeler ve kavramlar, bakışlar ve anlayışlar bir dönemeç sonrasında nasıl da grubun, ailenin, kişinin menfaatine dönüştü; nasıl da sahalarda eylemlerde büyüyenlerin sahaları ve eylemleri ötekine zindan kıldığını birlikte izledik.

Birlikte izledik hormonlu ilişkileri… Nefesler hormonlu alındı, doğumlar hormonlu, ölümler hormonlu. Hormonlu hüzünler, hormonlu idealizm, hormonlu yazgılar…

Bütün şahitlerin şehadetinde oldu her şey. Lanet edicilerin şahitliğinde…

İyi adamlar binip atlarına gittiler uzak diyarlara. Ve biz yaşarken yandı ormanlar, kirlendi okyanuslar, sesi kısıldı tabiatın; bir sömürgecinin kırbacı ile cezalandırıldı yeryüzü şekilleri, girintiler ve çıkıntılar; birlikte izledik.

Fransız devriminden sonra giyotinler, ölümler, acılar kazındı beynimize. Aydınlanma ve endüstri devrimlerinden sonra sessiz zamanlar, sessiz filmler, sessiz kuşaklar izledik birlikte.

Köksüzlük ve zeminsizlik ile malul hayatların basit araçlarda teselli buluşunu, iknaya hazır işbirlikçileri, köylüleşen şehirlileri, paçozlaşan zavallıları birlikte izledik.

Buzulların erimesini, okyanusların ısınmasını, dünyanın daha sıcak bir gezegene dönüşmesini birlikte izledik. Klonlamayı, yapay zekayı, nano teknolojiyi, inovasyon illüzyonunu birlikte izledik.

Ekinin ve neslin mahvını birlikte izledik. Doğular ve batılar, uzaklar ve yakınlar, eşref-i mahluk adına var kılınan cümle mahluk mahvoluyordu; birlikte izledik.

Kendimizi izledik. Kendimiz için olanı, kendimizde olanı izledik.

Veda suretinde içimizi yakıp geçen hatıralar izledik.

Emanete nasıl ihanet edilir, yerler ve gökler nasıl fesada verilir, nesil nasıl ifsad edilir, akletmeye nasıl veda edilir, ahde nasıl veda edilir, vefaya nasıl veda edilir birlikte izledik.

AĞUSTOS / 2020