İnsanlığa ait ortak değerler ve bu değerleri sahiplenme, üretme ve yarınlara taşıma adına güzel örnekliklerin sergilenemediği zor bir zamandan geçiyoruz.

 

Hayrı besleyen örf ve adetlerimiz ile iyiyi ve iyiliği imleyen genel yaklaşımların, güncel ve dinamik müdahalelerle beslenemediği; özgün formlarını yitirdiği bir dönemde yaşıyoruz.

 

Geleneksel kurumlarımızın şekil ve içerik kaybına uğrayarak anlamsız ve işlevsiz tarihsel kalıntılara, ruhsuz arşiv kayıtlarına dönüştürüldüğünü görmekteyiz.

 

Manevi ve kültürel değerlerimizin dahili ve harici barbar müdahaleler ile ağır ve derin bunalımlara terk edildiğini, kültür kodlarımızın ve değer yargılarımızın kendi ikliminde yemişler devşiremediğini izlemekteyiz.

 

Sağırlaşan, körleşen ve duyarsızlık mührüyle kitlenen kalplerimizin; sınırsız işgal projelerini, acımasız katliamlar ile sürgünleri, güçlü olanın hukukuyla mazlumların cezalandırılmasını, servet avcılarının toplumu sistematik sömürmesini seyretmekle yetindiği bir dönemi paylaşıyoruz.

 

Sorumsuz ve bencil bir hayat tarzının hızla yaygınlaştığı, kuşaklar arası bilgi ve iletişim sorunlarının derinleştiği; tarih bilincinin popüler manevralara, toplum bilincinin yakın çıkar ilişkilerine, adalet bilincinin iktidar hırslarına, medeniyet bilincinin köksüz ve türedi gündeliklere terk edildiği, tüketim eksenli hayat modellerinin baş göz edilerek en fazla tüketenlerin alkışlandığı bir kesitle çevreleniyoruz.

 

Estetik hassasiyetinin kaba beton yığınlarına terk edildiği, güzel ve hikmetli sözlerin anlamsız bağrışmalara terk edildiği; kopmak bilmeyen tutamakların bodur ve köhne teorilere değiştirildiği; gül koklayan adamlar yerine menfaat koklayan ve kollayan adamların yetiştiği bir zamanı soluyoruz.

 

Ölçüsüz sevgiler, ölçüsüz eğlenceler ve ölçüsüz bağlılıkların yekunu olan ölçüsüz yaşam tarzları toplumsal fotoğrafımızın özünü sunuyor.

 

Sevgi, merhamet, dostluk, paylaşım gibi evrensel değerler unutulmuş; sınırsız güç ve sınırsız istifçilik duyguları yükselen değerlere ve ortak paydalara dönüşmüş durumda

 

Tüm bu olumsuzlukların ve amansız kuşatılmışlıkların Ramazan Ay’ı vesilesi ile azalması ve son bulması adına diyoruz ki:

 

Renklerin, dillerin ve cinsiyetlerin asli tanım ve fonksiyonlarına kavuşması;

 

İlgilerimizin ve bilgilerimizin hayırlara konu olması;

 

Duygu ve düşünce kuraklıklarımızın fıtrat ikliminde yeşermesi;

 

Ortak hassasiyetlerin çoğaltılarak korunması;

 

İç ve dış dünyamız arasında makul, makbul ve muhkem diyaloglar geliştirebilme;

 

Bireysel ve toplumsal davranışlarımızı iyileştirebilme ve sürdürebilme;

 

Geleneksel ve modern bağnazlıklardan koparak bilginin kuşatıcılığında buluşabilme;

 

Zihinsel ve ruhsal arızalarımızdan tezkiye;

 

Sevgiyi ve mutluluğu erdem temelinde yeşertebilme;

 

Duyarlılık ve anlama kabiliyeti biriktirme;

 

Unuttuklarımızı yeniden hatırlayabilme, yitirdiklerimizi yeniden bulabilme ve akleden bir toplum olabilme ümidiyle….

 

Hoş geldin ‘Ya Şehr-i Ramazan’…

 

                                                                                                                                                                                                                                            Ağustos 2009