Hüzün bir şarkıdır, Adem ve Havva ile başlayan. İnsanın insandan ilk sürgünüdür; insanın kendinden sürgünüdür. İnsanın cennete olan özlemidir. Yabancı bir diyarda (dünyada) tek başına kalmaların; şuursuzca sağa sola koşmaların resmidir. İlk günaha duyulan kadim öfkedir. Ayartıcı ve saptırıcı şeytana arkadaş olmaların; ayartılmanın, aldatılmanın tarihidir. İnsan olmak ve insan olamamak hallerinin latif ve hassas çizgisidir hüzün.
Sonbahar olur, yapraklar sararır. Hüzün erleri kaleme sarılır. Kış olur, camlar buğulanır. Hüzün ve keder çıkarak ıslak gözlerden yola, çatı uçlarında bir sarkıt olur ve damla damla yeryüzünün göğsüne gömülür. Bulutlara tutsak bir yıldız olur hüzün. Güneşin ışınları demir çubuklardır çevreleyen. Ve oradan hüzün ülkesinin mahzun çocuklarına bakar.
Hüzün, bazen umutla karışık bir bekleyiştir. İnsanın intizarıdır. Ötelenmiş ve ertelenmiş hayallere olan uzaklığın mesafesidir. Hüzün, filozofun karşısında duran dünya haritasıdır. İşte şurası çocukların açlıktan öldüğü yer. Akbabalar, misyonerler, fuhuş tacirleri dolanıyor etrafta. Yanındaki bölge uçakların ekmek yerine bomba dağıttığı yer. Misketler masum ve minik elleri parçalıyor. Burası da nükleer denemelerle insan türünün geleceğiyle oynanan yer. Küresel magandalar düğün alayında sanki. Filozofun sesi kısık, gözleri ıslak, elleri titrek. İşte şuradan görünür gibi: elleri bağlı iki gencin kolları taşlarla kırılıyor. Filozofun gözlerinde iki damla yaş belirdi. Az ileride babasının arkasına saklanmış, korkudan nutku kesilmiş, gözleri kaymış küçük bir çocuk. Düşmanın mermisi birazdan minik bedenende dolaşacak. Filozofun gözyaşları yanaklarında dolaşıyor. Yanı başlarında şeker almaya giden minik bir kız çocuğu. Tepesinde bir adam beliriyor. Ve saydırıyor cehaletin mermilerini. Ve minik kız sıyrılıyor önce bedeninden sonra yeryüzü kafesinden. Ve minik kızın avuçlarına dökülüyor filozofun gözyaşları.İşte şurada Ashab-ı Uhdud’un modern versiyonu yaşanıyor. Yaşlı, kadın demeden binlerce insan cezaevi koridorlarında işkence görüyor. Hüzün bir hayalet gibi dolaşıyor hücre duvarlarında. İçerden sesler geliyor. “ bizi ve ırzımıza geçen şu aşağılık amerikan askerlerini gömün buraya. Başımıza geçirin Ebu Gureybin hayırsız tavanını.” Filozof utancından yumuyor gözlerini, çeviriyor başını.
Uzaklarda bekleyenler var. Mektuplar yazılır, sıcacık ifadeler süsler kağıtları. Köylerde yiğit delikanlılar, taşrada tertemiz düşlere yanan gençler düşer yollara. Umut, bazen bir taş ocağında, bazen bir inşaat iskelesinde yanık bir türkü olur ve gecelere yıldız gibi düşer. Sılada meraklı bekleyişler vardır. Hüzün, bazen çeşme başlarında sansürlü bir sohbet , bazen tarla yollarında gözyaşı, bazen de akşam çaylarında boğazlara düğümlenen sıcacık bir yudum olur.
Hüzün, kalemin ve kitabın dostlarına uğrar. Çay sofralarında, gazete artığı bulaşıklarda yakalar ayrılığı. Dağınık ve düzensiz öğrenci evlerinde dillendirir aşkın ve adanmışlığın sihirli cümlelerini. Uykusuzluk ve gözaltı torbaları ele verir hüznü. Mırıldanan bir şarkının , akışlarda saklıdır hüzün. Ezberlenen ilk şiirlerde, sloganlaştırılan ilk ayetlerde, örnek alınan tarihi karakterlerde gizlidir hüzün.
Hüzün Yakub’un güzel sabrında saklıdır. İbrahim’in adanmışlığında, İsmail’in itaatinde saklıdır. Hüzün, Yunus’un tövbesinde, Muhammed’in (a) Mekke özleminde; kasım ve Zeynep için yanan bağrında saklıdır. Hicret için yola çıkmışların, dönüp bacalarından semaya yükselen gri dumanlardaki kıvrımlarda bıraktıkları bakışlarıdır hüzün. Mekke sokaklarında, Medyen pazarlarında, Nil’in yemyeşil kıyılarında, kuyuların karanlık derinliklerinde, kanla ıslanmış gömleklerde saklıdır hüzün. Hüzün, Ashab-ı Kehfin aile fertlerinin endişeli ve umutsuz beklemelerinde saklıdır. Firavunun sarayında Musa aranırken, Asiye’nin yanaklarına takılan gözyaşlarına tutunmuştur hüzün.
Bazen hüzün, basit tutkuların ucunda salınan bir salkım meyve gibidir. Diyar diyar koşulur peşinden bu kızıl elmanın. Kavuştum denilen anlarda yitirilen değerlerdir hüzün. Ne canlar, ne hayatlar, ne yürekler harcanır bu yolda. Zaman hüznü besleyen bir pınar gibidir. Ne gözyaşları dökülür, ne ağıtlar yakılır bu yolda. Özlem, kavruk bir başak tanesi gibidir, başı öne eğik. Ne yanardağlar coşar, ne kıyametler kopar bu yolda. Ve öylesine ucuzdur hayaller, sevgiler, canlar.
Abidin hüznü mabudunadır. Aşkının alevi zerreciklerini kavurmaktadır. Güneşin sıcaklığı anlamını kaybetmiş bir fasıladır. Işık, onsuz en büyük karanlıktır. Hayat anlamsız bir nehirdir. Ve o hem çok uzaklarda hem de çok yakınlardadır. Uzaklarda oluşu vuslat için daimi ve diri bir ateştir. Hücreleri kendisini yenileyen bir umuttur o. Yakınlarda oluşu ise hüzün içinde hüzündür. Görüp dokunamamak, işitip anlayamamak gibidir.
İnsan insana hasret. Çilenin coğrafyasında doyasıya bakışmalar cezaya tabi. Hüznün ülkesinde doyasıya konuşmalar sürgüne tabi. İnsan insana hasret. Gökyüzü uygarlığı bir sikkeye satılıyor. Asırlık çınarlar tüysüz fidelere değiştiriliyor. İnsan kendine hasret. Açıları iç dünyamıza düşen aynaları ellerimizle kırıyoruz. Uyarıcılarımızı ortadan kaldırıyoruz. Zorba tiranlara madalyalar takıyoruz. Trafik lambalarını taşlıyoruz. Sokak lambalarını taşlıyoruz. Etrafta taşlanacak bunca Ebu leheb dolaşırken; aydınlığı, bilgiyi, kitabı taşlıyoruz. İnsan kendine hasret. Yunus’u mesajıyla birlikte kovuyoruz. Socrates’e baldıran zehiri içiriyoruz. Dünya dönüyor dediği için Galileo’yu öldürüyoruz. İnsan insana hasret. Geceler onun değil. İnsan kendine hasret. Gündüzler onun değil. Dolu zamanlar onun değil, boş zamanlar onun değil. Kavgaları onun değil, sevdaları onun değil. Tarihi onun değil, geleceği onun değil.
Hüznün rengi nedir dense, en iyi cevap “olamamaktır” denir herhalde. Hüzün; evde, dostlar arasında olamamak, sevdanın gözbebeklerinde ışıldayamamak, ariflerin meclisinde kendi olamamak, gökyüzünde onurlu savaşçılar için bir kandil olamamaktır. Hüzün; çölleşen beyinlerden yeşil ve sulak arazilere ulaşamamak, karanlıktan aydınlığa ulaşamamak, doğruyu yanlıştan ayırtamamaktır. Hüzün; uçurumun kenarındakilere uzatılacak eli olamamaktır.
Hüzün, insanın varolma denemesidir. Kendine özlem duyup, arayışlara çıkmasıdır. Önyargılardan sıyrılıp her adresten tarif isteyebilme olgunluğudur. Kendini başka ağızlardan dinleme ve öğrenme istencidir.
Hüzün, etrafa sakin bakışlar fırlatabilme becerisidir. Hüzün, eşyanın özündeki sakin hareketliliği, dinamik beyin koridorlarından geçirerek bilgi sofralarına eriştirmektir.
Hüzün, olmak için her şeyi göze almanın ama olamamanın adıdır.
Ve hüznün tarifi ancak sahibinde saklıdır.
5 Haziran 2005
