Kutsal kitaplardan kadim zamanlara akan suskun ırmak.
El yazması parşömen nüshalarından kurşun dökümü levhalara uzanan asil çağlayan.
Muştusu hayat imleyen hikmet deryası.
İsa’nın gözleri, Musa’nın eli, Muhammed’in dili.
İşte önünde zamanın masumu.
İşte huzurda güneş yüzlü çocuklar,
İşte kucağında ‘gümüş burgaçlı’ zamanlar,
İşte gözbebeklerinde sepet sepet umutlar,
İşte karamsar kuytulardan bavul bavul kaçışlar,
işte Nisa yetmişbeşten bir fragman.
İniltiler, ağlaşmalar, çağrışmalar, bağrışmalar.
Anlaşılmaz teleksler, cızırtılı telsizler.
Bankalar, yasak hesaplar, çağın mamonları.
Bıktıran diplomasi ritüelleri, tüketen reel politik çalımlar.
Bir çağdan bir çağa Nemrut’lar, Firavun’lar.
Neolitik çağdan nano teknolojik çağa şahlar, krallar, tiranlar.
Ve bir zulümden bir zulme Saddam’lar, Mübarek’ler, Esad’lar.
Bir inkardan bir inkara Haman’lar, Karun’lar,
Bir ülkeden bir ülkeye şefler, başkanlar ya da ‘seçilmiş’ zalimler.
Bir şaşkınlıktan bir şaşkınlığa burçlar, kuleler, spekülasyon mabedleri…
Muştusunda güneş çağıldayan coşkun çağlayan.
Kevserine kanmış nice erkek adamınla,
Ahdine selam durmuş nice isimsiz kahramanınla,
Tut elinden bad-ı sabanın ve çık serinliğine ay ışığının.
Hakkı kaldır ve batılın beynini dağıt.
Göster aydınlık yüzünü zamanın Velid b. Muğire’lerine.
Güneşin çağrısına kulak ver,
Gölgelerden gökdelenler yap,
Damlalardan sütunlar, bakışlardan anıtlar.
Ama önce elbiseni temizle…
Uzaklaş girintilerinden ve çıkıntılarından ruhunun.
Ve sonra pabuçlarını çıkararak yürü Sina’ya doğru.
Silkeleyerek üzerindeki kum taneciklerini,
Koltuğunda ilahi tabletler,
Harran ovasında serçelerin dilinden medeniyetler,
‘Eloha Eloha’ diyen havarilerin ‘tekbir medeniyeti’.
İncirden ve zeytinden sofralar,
Öncemizi ve sonramızı bayram kılan gök sofraları.
Ve kudret helvasından tatlansın yeryüzünün zayıf bırakılmışları,
Bıldırcın eti sun, alınlarında isyan günlerinden izlerle yürüyen mazlumlara.
Ama Samiri’leri unutma, Bel’am’ları ise asla.
Sonrakilere bedenleriyle bir ibret olan Kaddafi’leri, Zeynel Abidin’leri de.
‘Yoksulun hakkı’ de sonra; Somali tutuşsun gırtlaklarında fütursuz menülerin.
Çünkü ‘siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü’ şimdi.
Sizin elinizle ‘çatlayacak yalanın çelik kabuğu’,
Sizin avuçlarınızda tomurcuklanacak hava, toprak, ateş ve su;
‘Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocukları’ de, zamanın ruhunu taşıyan hakikat şahitlerine…
Muştusunda güneş çağıldayan coşkun çağlayan.
Gün doğsun artık keder yüklü zamanların üstüne.
Tebessüm biriksin acıdan derinleşmiş alnımızın çizgilerinde.
Parıldasın göz bebekleri, dudakları çatlamış babaların,
‘Allah’ın yardımı ne zaman’ diyen yaşlıların, kadınların, çocukların, Gazze sokaklarının.
Sevinç çığlıkları ile tanışsın savaşların incittiği çocuklar.
‘Duvarlar yarılıp içinden adamlar çıksın’,
Yed-i Beyza ile meydanlara adamlar salınsın,
Küresel sihirbazların tankları, uçakları, füzeleri ve demir kubbeleri batsın.
Kahrolsun soykırımcı koalisyon, epstein yüzsüzleri ve işbirlikçi dilsiz şeytanlar.
Yaşasın umudun yüzü, direnişin coğrafyası.
Kır çiçekleri ve bembeyaz kelebekler doluşsun göğümüze,
Ufkumuza gökkuşağından çağıltılar, tuba dallarından parıltılar doluşsun.
‘Yeşeren ağaçlar eğilsin üstümüze
Damarlarımız canlansın eski ruhun dirimiyle…’ (Fecir Devleti/S.Karakoç)
Kasım / 2011