'BİR DEĞİRMENDİ BU DÜNYA'

Yusuf Alioğlu

05-03-2025 15:09

Kelimelerden örülmüş eskir bir duvarda tek harfli bir tablo gibi yalnız başına ve ıssızdı.

Bir uçan kuşlara bir de yürüyen karıncalara baktı defalarca, bıkmadan. Bu kozmik koro ne zaman duyulacaktı. Bu bilge sözleri kim besteleyecek, bu hikmet deryasını kimler avuçlayacak, bu sessizliğin orta yerine dikilecek müjde yüklü anıta kimler yol olacak, kimler ustalık taşıyacaktı.

Başladı toplamaya kitaplıkta, çekmecelerde, vestiyerde hayatının dağılmış sayfalarını. Onulmaz bir tutkuyla biriktirdiği ahşap evin eskizlerini, çocukluk rüyası fotoğraf makinesini, gümüş süslemeli rengarenk tespihleri, krom şamdanı, arkaik zemzem bardakları, gümüş tabakları, çanak tütsüleri, ince uzun sürahileri...

Bir yandan dağınık saçlarını topluyor diğer yandan grafik sanatçısı gibi kadrajda biriken sokakları, sokakta topladığı anıları, tecrübeleri, şarkıları, hayal denizlerini, şiir gibi Ramazan gecelerini ve bayram sabahlarını düzenliyordu.

Siyah beyaz günlerin sükûnet damlayan parmaklarını budayan çok renkli dijital dramlara daldı usulce. Kelebek avcılarının yüreklerine mil çeken ve renkleri betonla müebbete uğurlayan bitimsiz dramları izledi.

Beyaz peşkiri katlarken bir ceylan gibi sekti sonra Efes'ten Milet'e, Kapadokya'dan Zeugma'ya. Önce Hattiler, sonra Hititler, son olarak da güzel atlar ülkesi birikti zaman ve mekan prizmalarının saçaklarında. Kirlenmemiş gözlerle baktı Dicle'nin nazlı sularına, suların koynunda akan kadim gravürlere, asimetrik aşklara.

Hayatı hayatlayan şehirlere baktı sonra doyasıya. Hayran bırakan mimarileriyle Kuzey Afrika Camileri, el yazması eserlerle dolup taşan kitapçılar, ibadet tadıyla çalışan ciltçiler, ceylan derisini işleyen dokumacılar, ağaca boyut katan marangozlar, müzikal bir sahne tadındaki bakırcılar, çilingirler, demirciler, nalbantlar, saraçlar, çömlekçiler, palancılar, eyerciler…  

Bir değirmendi bu dünya. Dantela örer gibi dönüyor, döndükçe öğütüyordu en büyük limanları, en kalabalık yolcuları; öğüttükçe dönüyordu yeni limanlara, yeni yolculara, yeni yolculuklara.

Buğulu ve eskitme bir film şeridi gibi geçti ısrarlı ve amansız günlerin serüveni. Irgat çocuklarının dünyasından kotarılmış bir senaryosu vardı eskidikçe gençleşen cümleleriyle. Hem oyumcusu hem de seyircisi nasıl olunurdu bir oyunun. Afişleri ve anonsları nasıl da heyecanlandırırdı kaldırım taşlarını, telefon direklerini, seyyar satıcıları. Baş aktör, karakter oyuncuları, figüranlar, set çalışanları nasıl da çoklukta tekliği seslendirirdi başarıyla.

Kuzeyin rüzgarlarını arkasına aldı mı bir aktör, poyraz, yıldız ve karayel demeden mahalleleri yalayıp geçerdi bir çırpıda. Ayçiçekleri gibi hep güneşe, hep doğuya bakar, organik sözler, sahici bakışlar üretirdi. Denizde gemici, yaylada çoban, tarlada rençber, Mercan Yokuşu’nda hamal, maden ocağında işçiydi. Kestane ağacından yelkenler, meşe yapraklarından taçlar yapar,  evlerini yamaçlara kondurur, serender minderlerinde kitabın ve çayın tadına kanatlanırdı.

Stalin Kars ve Ardahan’a göz koymuştu, Hüseyin Avni Meclis kürsüsünden ‘davanızı ilmi münakaşayla müdafaa edin. İnsanları ölümle, kanla tehdit ederek değil..’ diyordu. Zabıta köylünün bakracına tekme atmış, minarelere Tanrı Uludur sesi değmiş, 1938 tarihli bir gazetede ‘Türkçe konuşmayanlara ceza verilecek’ başlığı atılmıştı. Cami helasının yanına dispanser yapılmış, içimizdeki bazı hainler Ruslara casusluk yapmıştı… Daha neler neler akıp gidiyordu yedi ajanslarında.  

Düşündükçe hatırlıyor, hatırladıkça ürperiyor, kentsoylu anılarda sırılsıklam ıslanıyordu.

Birer Mezopotamya rölyefi misali biriktirdiği mısırı, buğdayı, Sümerbank bezini, şeker torbasını, beş numara gaz lambasını, şakülü, malayı, vita yağı ve tüpgaz kuyruklarını, sağcıları ve solcuları, simsiyah kalın bıyıkları, uzun favorileri ve geniş pantolon paçalarını, yumurta topukları, saçaklı kırmızı kuşakları, TRT’de ‘Maden Dağı Dumandır’ türküsünü ve daha binlerce hatırayı kalbiyle selamladı, gözleriyle öptü, alnıyla kucakladı.

Ve sonra Bedri Rahmi’den birkaç satır yürüdü titreyen dudaklarına:

‘Halaylar durdu / Horonlar durdu / Al damar, mor damar, şah damar sustu / Bahçeler put kesildi birer birer / Meyveler salkım saçak taş. / Bir bulut uçardı / Başı boş bedava / Yandı kül oldu. / Hüzün geldi baş köşeye kuruldu / Yoruldu yüreğim yoruldu…’

DİĞER YAZILARI BAĞIRANLAR VE ÇAĞIRANLAR 01-01-1970 02:00 ZAMANIN ADAMI 01-01-1970 02:00 AYN SİN KAF YA DA TENCERE KAPAK DÜALİZMİ 01-01-1970 02:00 'RAHATSIZ ETMEYE GELDİM' 01-01-1970 02:00 EŞİK YA DA A'RAF 01-01-1970 02:00 ENGEREK SOYU 01-01-1970 02:00 GÜNEŞ YÜZLÜ ÇOCUKLARA 01-01-1970 02:00 ASRA BEDEL ÖMÜRLER 01-01-1970 02:00 ÇEKİLİN ARADAN, MARADAN... 01-01-1970 02:00 AKLIN AHLAKI 01-01-1970 02:00 RAMAZAN AYI'NA MERHABA 01-01-1970 02:00 BİZİM SOKAKLARDA PAÇOZLAŞMA HALLERİ 01-01-1970 02:00 YUSUF'U GÖREN VAR MI? 01-01-1970 02:00 ATEŞ, SU VE ÇARMIH 01-01-1970 02:00 Aklın Mekan ile İmtihanı 01-01-1970 02:00 Selam Olsun Kubbede Hoş Sadâ Bırakanlara 01-01-1970 02:00 Bendeki Notlar -12- ‘Çocuk Kalsaydı Büyüklüğüm’ 01-01-1970 02:00 BATI'DA ŞEHİR TARİHÇİLİĞİ 01-01-1970 02:00 "Yıkın Efendiler, Yıkın!" -2- 01-01-1970 02:00 'Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda...' 01-01-1970 02:00 'İNSANIN DÖRT ZİNDANI' 01-01-1970 02:00 ŞEBBİHALAR HER YERDE 01-01-1970 02:00