İnsanın her anı, dış dünyaya dair duyumsamaların ve yorumsamaların bir resmidir.
‘Kulak, göz ve kalp’ ile çekilmiş fotoğrafların, düşülmüş şerhlerin, biriktirilmiş notların resmi.
En durgun kareden adrenalini en yüksek enstantaneye bu durum insanın takva ve fücur eşliğinde resimli, sinemaskop hikayesidir.
İstikameti ve doğruluk payı, aidiyeti veya kök paradigması önemli olmaksızın bu resmedişin özünde ‘dinamizm’ vardır.
‘Kelimeleri ve şeyler’i (Foucault), ‘sesleri ve renkleri’, ‘Yürüyenleri ve Sürünenler’i (S.Albayrak) fark etmeksizin dinamizm bu süreçte aslidir, arızi değildir.
Metinleri ve sloganları, figürleri ve ritüelleri, diyalektikleri ve estetikleri değişmeksizin hareketlilik öze aittir, türedi ya da montaj değildir.
Bakmalar, dinlemeler, tebrikler, itirazlar, ittifaklar, muhalefetler hep bu cümledendir.
Görüşmeler, bilişmeler, sürtüşmeler, zıtlaşmalar, anlaşmalar, mayışmalar; savaşlar, barışlar, katliamlar, tehcirler, tenkiller de hep bu türdendir.
‘İman ve küfür’, ‘tevhid ve şirk’, ‘zulüm ve adalet’ gibi taban tabana zıt kavramların dahi her biri özünde bir hareketi, devingenliği, sürekliliği taşır.
Fücur, kendinde bağımsız ve kendinde üretken formatıyla biteviye ‘yeni zamanlar ve yeni mekanlar’ der durur. Etrafında birikmiş kalabalıkları her daim kışkırtan albenisi ile bir vadiden diğerine sürükler götürür.
Adem’i ve eşini mülkiyet ve sonsuz hayat vaadiyle kafalayan fücur, üretken formatıyla tarihteki yolculuğunu son adres olarak postmodernizm yani insanın heva ve hevesini ilah edinmesi projesiyle sürdürmektedir.
Westfelya’dan (1648) Yalta Konferansına (1945) ve Birleşmiş Milletlere (1948), modernizmden postmodernizme, bilimsel sosyalizmden demokratik liberalizme, piyasa ekonomisinden laik demokrasiye, evren, varlık, hayat, insan, eşya gibi temel parametreler mutlak ilerlemecilik/ilericilik postulatı ile kendini yenilemektedir.
Diğer taraftan; takva da kendinde mündemiç özgünlük, tutarlılık ve üretkenlik formatı ile yeni insanlara ve yeni toplumlara yelken açar durur. ‘Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar’ çağrısını çağlardan çağlara yenileyerek yürüyüşünü yineler. Kendisine ‘fevc fevc’ koşan insanları dünyada da ahirette de iyilikler muştusu ile kuşatır durur.
Adem’in rabbinden aldığı kelimelerle başlayan takva yolculuğunun Muhammed (a) ve ‘Allah’tan layıkıyla korkanlar olarak peygamberlerin varisleri alimler’ ile devam etmesi de bu kuşatıcılığın tarihteki perdeleridir.
Takva, ‘Bir işi bitirince diğerine koyulmayı’ hayat tarzı kılarak, statikliği, ataleti, muhafazakarlığı ve iki günü bir olmayı rabbe giden yolun engelleri olarak tanımlar.
O halde; ‘hareket, iyinin de kötünün de ortak paydasıdır’ diyebiliriz.
Tıpkı bağırmanın da çağırmanın da özlerinde eylemsel olmaları gibi.
Tıpkı Adem’e secde etmenin de (melek) bundan kaçınmanın da (iblis) birer aktif duruş olmaları gibi.
Tıpkı yaşatmanın da öldürmenin de birer harekete mebni sonuçlar olmaları gibi.
Tarih boyunca insanın hakikate dair sahifeler ve kitaplar, nebiler ve resuller, enfüsteki ve afaktaki ayetler ile desteklenmesi ‘iyinin hareket tasavvuruna dair bir izlek’ değil midir?
Şeytanın hesap gününe kadar mühlet istemesi ve salih kulların yolları üzerine barikatlar kurarak onları ayartacağını söylemesi de ‘kötünün hareket tasavvuruna dair karşı izlek’ değil midir?
Rabbinden aldığı vahiy emanetini kullara ulaştırmaması, tebliğ etmemesi bir elçi için nasıl olacak şey değilse, hareket tasavvurunun bir diğer kutbuna kümelenmiş iblislerin de iğva, fesat, nifak, fısk, fücur gibi varlıklarına temel olan fonksiyonlarından uzak kalmaları olacak şey değildir.
Hakikat paydaşları ‘iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek’ gibi insanlığın tanıdığı en asil toplumsallığı nasıl ikame ve idame ile mükellef iseler, dalalet paydaşları da elbette hak ihlallerini, adaletsizliği, zulmü, istikbarı, tuğyanı, kibri, fesadı, ekini ve nesli helakı ikame ve idame edeceklerdir.
Hakikat paydaşları sivrisineği örnek vermekten çekinmezken, dalalet paydaşları, ‘Allah bu örnekle neyi amaçlamış’ diyerek hakikati boğmak, gölgelemek, karalamak, sulandırmak, sıradanlaştırmak isterler.
Hakikat paydaşları ‘ihtiyaçtan arta kalanı infak’ için ‘adil ihtiyaçlar’ tanımı yaparken, dalalet paydaşları ise kadınları, oğulları, kantar kantar altın ve gümüşü, salma güzel atları, kıymetli evrakları, değerli madenleri, ve ziraati daha çok biriktirme için ‘sonsuz ihtiyaçlar’ tanımı yaparlar.
Kısacası, dışarıdan bakıldığında iki tarafta da hareketlilik her daim işin özüne muvafık olarak devam etmektedir.
İşte akledenler için kırılma noktası, Arşimed anı burasıdır.
Çünkü ‘Hareket ve bereket’ düalizminde içkin hurafeci eylemsellik tuzakları vardır burada.
‘Allah’ ile aldatılmama uyarısının bir benzeri vardır burada.
Haman, Bel’am ya da Samiri ile Musa ya da Harun’u karıştırmama uyarısı.
Hidayeti ve dalaleti ayırt etmenin akidevi eşik noktasıdır burası.
Yolların ayrılış noktası ya da:
Bağıranlar’ı ve Çağıranlar’ı tefrik ve temyiz noktası’:
Bir yanda nura çağıranlar; diğer yanda karanlık, tağut ve cibt diye bağıranlar.
Bağırmak ilimden bir değer taşımamakta, bir delile dayanmamaktadır.
Çağırmak ise kadim bir geleneğin, maruf bir örfün, tebdil ve tahvil barındırmayan sünnetullahın, fıtratın ve vicdanın yankısıdır.
Bağırmak, kelle sayısı, nümerik varoluşçuluk, istatistik değerler, kemiyet, nicelik, kalabalıklar, mezarlara varıncaya değin matematiksel oyalanmaların adıdır.
Çağırmak, öz, nitelik, kalite, kalifiye, dikey büyüme, tek başına bir ümmet olma ve değerlerde dirilmenin adıdır.
Bağırmak, müdahane, folk İslam, ılımlı İslam, ruhçu İslam, yatırcı İslam, İslam’sız Müslüman projelerinin adıdır.
Çağırmak, doğruya yönelmek, varlığı Allah’a has kılmak, haniflerden olmak ve din-i kayyım üzere bulunmaktır.
Bağırmak, taklit etmek, tekrar etmek, ezberlemek, kontrolsüz evrene inanmak, ‘rabbimiz bize dünyada ver’ demek, hakikatten yaban eşeği gibi kaçmak ve ‘çirkinlikleri güzel gösterme’nin adıdır.
Çağırmak, düşünmek, okumak, akletmek, Allah’a bir delil ile yaklaşmak, şeytana bir delil ile mesafe koymak, ‘kayıtlı hayat’ demek, ‘rabbimiz bize hem dünyada hem de ahirette iyilik ver’ duası yapmak, hakikatle cesurca yüzleşmek ve ‘bütün güzel sözler ona yükselir’ demenin adıdır.
Bağırmak, Allah ile beraber başkasının adını anmayı olmazsa olmaz kabul etmek, atalardan gelen mirası önkoşulsuz kabullenmek, geleneksel her figürü ve fikri peşinen onaylamak ve takdis etmektir.
Çağırmak ise ‘bir basiret üzere Allah’a davet etmek, Allah’ı tenzih etmek ve müşriklerden beraat ilanı’dır.
Mart /2013