Yeni fetişizmine veya yeni denilen siyasal yanılsamalara tutulmadan ve propagandif içerikli bazı söylemlerin aldatıcılığına kapılmadan “yeni bir şeyler” söylemenin zamanıdır.
Bir kâbus, bir karabasan, bir hafakan gibi tarih şuurumuzun üzerine kurulan sentetik çözümlemelerin ve inorganik önermelerin sosyolojik aidiyetlerimizle yaşadığı doku uyuşmazlığı zaten uzun zamandan beridir yeni bir şeyler söylemeyi gerektiriyordu.
Birçoğumuzun aslında gördüğü ama tek başına söyleme cesaretini gösteremediği iğreti resimler, çarpık diyaloglar, hukuksuz zeminler, irrasyonel ifadeler, ironik muhabbetler artık kendini imha aşamasına geldi.
‘İdeolojiler şuurumuza giydirilen deli gömlekleri idiler’. Bizi yıllarca aklı ihmal kulvarında oyalayarak basit kelime, sembol ve büyük anlatılara teşne kıldılar. Ancak saf akıl ya da aklın tarihteki yürüyüşü ‘ideolojileri ölme’ aşamasına getirdi.
Çünkü kulaklarımızı tıkasak da, gözlerimizi kapatsak da, gündemimizi farklı kılsak da; tez ile anti tezin, iyi ile kötünün aynı yerde kalması kısacası hareketten azade bir gerçeklik mümkün değildi.
Modernizm bütün albenisine rağmen ‘post’ postulatını geliştirerek ayakta durmaya çalışıyor. Fizikötesi inkarlara dayanan bu paradigma şimdi fizikötesi fantezilerle yaşam alanları yaratmaya çalışıyor.
Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (laissez faire, laissez passer/ Adam Smith) mitosu ile oyalanan insanlar, liberalizmin sadece dünyanın dibini kazdığını fark edince afalladılar. Küresel ısınmalar, doğal tahribat, ekolojik dengesizlik, bölgesel kaoslar, ekonomik sıkıntılar, işsizlik, fakirlik gibi konularda liberalizm ne kadar masum?
Liderler gibi düşünürler de zor zamanlarda yetişirler. Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine dünyanın düşünsel kuraklıklar yaşadığı bir zamandan geçiyoruz. Küresel kuşatmalarla köleleştirilmiş her toplumda cesur cümleleri ile irrasyonaliteye savaş açacak akil çağdaşlara muhtacız.
İthal ikameci düşüncelerle ideoloji yapılmayacağını çok şey kaybettikten sonra öğrendik. Muhafazkarlığı demokrasi ile, sosyalizmi İslam ile, milliyetçiliği liberalizm ile entegre ve enterne etmeye çalışan kuramsal tuhaflıklar ile insanlık zaman kaybetti, imkanlarını tüketti.
Doğu’yu Batı’dan, İslam’ı Paris komünistlerinden, milliyetçiliği sanayi devrimcisi Avrupa’lılardan, sosyal adaleti ikinci sınıf Baas rejimlerinden, sol düşünceyi miadını doldurmuş mistik muhafazakâr kalemlerden öğrenme usulsüzlüğü ülke müktesebatına çok şey kaybettirdi.
Onun için; bilgi nedir, niçin vardır, nasıl kullanılır gibi sorular soracak ve bilgi namusu, bilgi savaşı, bilge davranış, bilge hayat gibi örnekler sunacak adamlara şiddetle ihtiyacımız var.
Bu sıkıntıları gören Mehmet Akif (1873-1936), ‘700 yıllık eserlerle avarelik’ diyordu İslam dünyasının bilgi karşısındaki hal-i pür melali için. Pakistanlı filozof Muhammed İkbal (1873-1936), ‘donmuş kalmış 500 yıllık metinler’ diyordu düşünmenin kapısını kapayan aynı akıl için.
Yine çağdaş düşünürlerden Fazlur Rahman (1919-1988), ‘1000 yıllık ahmaklık’ diyordu kendisini yenileyemeyen ve ilimden bir pay üzere olmayan geleneksel kalıplar için.
Doğaya ve fıtrata mütenasip olmayan sözcükler makyajlarıyla beraber dökülüyor. Kerli ferli adamlar ve kalınca kitapları, gönüllü kulları, uzun ince yolları ve neme nem diyalektikleri bir bir buharlaşıyor.
Donmuş kalıpları kıracak, potansiyel enerjiyi kinetize edecek, avarelik sergüzeştimize nokta koyacak, aklımızı ahmaklıklardan koruyacak ve niceliğin egemenliğine, esatirü-l evvelin söylencesine, oligarşinin meczup tahkirlerine takılmadan ‘rahatsız etmeye geldim’ diyecek “akleden kalplere” ihtiyacımız var.
İnşa edici sözler söylemenin, siyasal illüzyonlara takılmadan kaotik zamanları aşmanın, şiddet yüklü kelimelerden sakınmanın zamanıdır.
Ezber bozmanın, kafa konforuna dokunmanın, rahat kaçırmanın zamanıdır.
Kişiliksizleştirici ve köleleştirici her türlü maddi ve manevi, tarihsel ve güncel, aktif ve pasif, bilinen ve bilinmeyen statükoya (Marksist literatürle egemen ideolojiye) karşı, Seyyit Rıza’nın dediği gibi: ’hilelerinle, yalanlarınla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de senin önünde boyun eğip diz çökmedim, bu da sana dert olsun’ demenin zamanıdır.
Bunu yapacak haysiyetli insanlar var olduğunda, ‘Benim bir dinim yok, ancak bir din seçecek olsaydım, Ali Şeriati’nin dini olurdu’ diyecek Jean Paul Sartre’lar da olacaktır.
Aralık / 2019