Dünyanın birbirinden binlerce kilometre uzaktaki iki köşesinde, iki farklı halk, birbirinden habersiz aynı gerçeği keşfetmiş gibidir: Bir insanın taşıyamayacağı yükü, bir topluluk gülümseyerek taşır.
Finlandiya'nın soğuk ormanlarında bu gerçeğin adı "talkoo"dur. Anadolu'nun sıcak topraklarında ise "imece" diye anılır. Aralarında ne bir deniz ne bir dil benzerliği vardır; ama ikisi de aynı basit ve derin ilkeye dayanır: Komşunun derdi, komşunun derdidir.
Talkoo, Fin köylüsünün kısa yazları uzun kışlara hazırlamak için birbirine uzattığı eldir. Finlandiya'da yaz üç-dört ayla sınırlıdır; güneş nadiren gösterdiği yüzünü göstermişken herkesin yapacak binbir işi vardır. Göl kenarındaki mökkinin (yazlık ev) iskelesi çürümüşse, komple bir sokak bir cumartesi sabahı çekiçle, testereyle orada belirir. Bir apartmanın bahçesindeki kuru yapraklar toplanacaksa, kapı kapı dolaşılmaz; sadece ilan panosuna bir kâğıt asılır, saat ve tarih yazılır, gelen gelir. İş bittiğinde ortaya çıkan sadece onarılmış bir iskele ya da temizlenmiş bir bahçe değildir; sosis ızgarası yakılır, termosta kahve dolaşır, sauna hazırlanır. Kimse ücret beklemez; çünkü talkooda ödenen zaten emek değil, aidiyettir. Fin çocuğu, daha okula başlamadan, sınıfının bahçesindeki talkoo gününde küçük bir tırmıkla babasının yanında yürümeyi öğrenir.
İmece de aynı sıcaklığı taşır, yalnızca güneşin altında. Anadolu'da bir tarlanın ekini biçilecekse, bir gelin evi yapılacaksa, bir dulun kışlık odunu kesilecekse, davetiye gerekmez; söz ağızdan ağıza, damdan dama yayılır. Sabah ezanıyla köy meydanında toplanılır, orakların, baltaların, kazma küreklerin sesi bir aradalığın ritmine dönüşür. Kadınlar sini sini yufka açar, güğümlerde ayran taşır; erkekler tarlada ya da harçta terler döker; çocuklar arada koşuşturarak büyüklerin neşesine ortak olur. Akşam ezanına doğru davul zurna eşliğinde bir sofra kurulur, türküler söylenir. Geriye kalan, bitmiş bir iş değil, güçlenmiş bir komşuluk ve genç kuşağa aktarılmış bir hafızadır.
İki kelime de aslında aynı şeyi anlatır: İnsanın yalnız başına eksik, birlikte tam olduğunu. Talkoo, Fin'in sessiz ve düzenli dayanışmasıdır; imece, Anadolu'nun gürültülü ve sıcak kucaklaşmasıdır. Biri kuzeyin ölçülü nezaketiyle, diğeri güneyin taşkın cömertliğiyle söylenir ama ikisinin de özünde yatan cümle değişmez: "Bu senin değil, bizim işimiz."
Belki de bu yüzden, modern dünyanın her şeyi paraya ve bireye indirgeyen mantığı karşısında talkoo da imece de hâlâ hayattadır. Helsinki'nin kenar mahallelerinde bugün hâlâ apartman yöneticileri talkoo günü ilan eder; Anadolu'nun köylerinde bugün hâlâ bir düğün öncesi komşular ellerini taşın altına koyar. Biri sessizce ilan panosuna asılan bir kâğıtla, diğeri sabah namazından sonra atılan bir sesle başlar; ama ikisinin de sonunda insanlar aynı şeyi hisseder — yalnız olmadığını.
Çünkü insan, ne kadar çağdaşlaşırsa çağdaşlaşsın, bir gün mutlaka birinin elini tutmak ya da bir gün mutlaka birinin eli tarafından tutulmak ister. Talkoo ve imece, işte bu en eski ve en insani ihtiyacın, kutup ayısının uyuduğu ormanlarla zeytin ağaçlarının gölgelendiği tepelerde, iki farklı dilde söylenmiş aynı türküsüdür.
